Medya-turk.net Türkiye ve dünya medyasına linkler, basın mevzuatı detayları, tekzip, cevap ve düzeltmeye dair bilgi, günlük online haber sunuyor.

Türkçe English
Türkçe versiyon English version

Aradığınız yer

Site istatistikleri

Topl. konuk 379.658
Bugün - tekil 625
Dün - tekil 699
Günlük tekil ort. ziyaret 893,63
Günlük azami tekil ziyaret 1.033
Su an online 16
Azami online 64
Bugün okunan toplam sayfa 6.334
Dün okunan toplam sayfa 5.552
Sitede okunan toplam sayfa 3.129.275
Günlük ort. sayfa okuma 7.365,61
Bu sayfa goruntuleme 1.046
Sayaç start 01.09.2007
detaylar Istatistik detay

pagerank Web Development

TCK üzerine tartışmalar

Yeni Türk Ceza Kanunu’nda basın yoluyla işlenen suçlara ilişkin getirilen düzenlemeyle ilgili Av. Fikret İlkiz’in Bursa’da verdiği seminerin bant dökümü.

FİKRET İLKİZ:
(18 Mart 2005 – TKM - BURSA)
Av. Fikret IlkizÖncelikle benim Türk Ceza Yasası bakımından sizlere bir sunuş yapmam lazım. Fakat bu sunuşa girebilmek ya da bu sunuşla ilgili olmak üzere diğer başka bir kanunla bağlantısını kurabilmek için öncelikle Basın Yasası’ndaki bazı maddeleri kısaca değinmek gerekiyor. Neden? Çünkü gerçekten Türkiye’de 26 Haziran 2004 tarihinde yeni bir yasa yürürlüğe girdi. 26 Haziran 2004 tarihinde yürürlüğe giren yasa 5187 sayılı Basın Kanunu’dur. Basın Kanunu’nun en önemli özelliklerinden birisi bu yasanın amacı basın özgürlüğünü ve bu özgürlüğün kullanımını düzenlemektedir. Yine 5187 sayılı Basın Yasası dediğimiz yasanın 3. maddesi ise basın özgürlüğünü düzenlemektedir ve başlığı da “Basın Özgürlüğü” başlığını taşımaktadır.
Basın özgürdür dedikten sonra, “Bu özgürlük, bilgi edinme, yayma, eleştirme, yorumlama ve eser yaratma haklarını da içerir” demektedir. Yine 3. maddenin ikinci paragrafında da basın özgürlüğünün hangi hallerde kısıtlanacağı konusunda da bir hüküm vardır. Basın Yasası’nın kabul edilen 22. maddesi çerçevesinde de “Bu yasa uyarınca verilen para cezalarının hapis cezasına çevrilemeyeceğine dair hüküm bulunmaktadır.
Basın Yasası, yazılı basını ilgilendirir. Yani bu yasa gazete dergi gibi yazılı basınla ilgili olan bir kanundur. Hiçbir şekilde radyo ve televizyonları ilgilendiren bir kanun değildir. Bu ayrımı özellikle altını çizerek belirtiyorum, çünkü Türk Ceza Yasası ile ilgili sunuşuma girdiğim andan itibaren 5187 sayılı Basın Yasası’nın önemi bir başka türlü diğer Türk Ceza Kanunu hükümleri karşısında yeniden karşımıza çıkacak. 
 
Gelelim Türk Ceza Yasası’na;
Türk Ceza Yasası ile ilgili olmak üzere tartışmalar 12 Mayıs 2003 tarihinden itibaren başlaması gerekirdi ama o tarihte böyle bir tartışma başlamadı. 
1985 yılından beri hazırlanmakta olan eski Türk Ceza Kanunu 62 kez değişikliğe uğratılmış olan bir kanundur. Ama yine de 1985 yılından itibaren tümü üzerinde çalışmalar devam etmiş ve bu yasanın olduğu gibi değiştirme çalışmaları 2000–2001 yılı ve en son 2003 yılı dâhil olmak üzere 12 Mayıs 2003 tarihine kadar gelmiştir. 12 Mayıs 2003 tarihinde TBMM’ye sevk edilmiştir. Bu yasayla ilgili çalışma Adalet Komisyonu’nda aşağı yukarı 10 ay kadar sürmüş, Adalet Komisyonu’ndaki bu çalışmalardan sonra sonuç olarak 14 Mayıs 2004 tarihinde Genel Kurul’a gelen bu kanunla ilgili tartışmalar 15’inden itibaren Genel Kurul’da yapılmaya başlanmıştır. 26 Eylül 2004 tarihinde bu yasa 330 maddesiyle birlikte Meclis’te kanunlaşmış ve daha sonra da 12 Ekim 2004 tarihinde Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe girmiştir. Bu bir kanundur. 
Türkiye’de ender rastlanmasına rağmen ilk kez bir yasa, yürürlük tarihi anlamında altı ay sonrasına verilerek ve tarih gösterilerek 1 Nisan 2005 tarihinde yürürlüğe girmesine, bazı maddelerin ise yasanın kabul edildiği tarihten itibaren iki yıl sonra yürürlüğe girmek üzere kabul edilmiş bir olan bir kanundur. Kısacası bundan böyle bir tasarı değildir. Yani başka türlü ifade etmek gerekirse yürürlüğe 1 Nisan 2005 tarihinde girmek üzere kabul edilmiş olan bir kanundur. 
Bu yasa, tartışılmamış ve TBMM’de de tartışılmamış bir yasadır. Bu yasaya gazeteciler ilgi göstermemişlerdir. Bu yasaya gazetecilerin ilgi göstermemesinin dışında tartışılan konu, tasarıda bulunmamasına rağmen, tartışmalar sırasında, zina konusudur. Günlük basında, radyolarda ve televizyonlarda zina konusu ön plana alındığından dolayı bu kanunla ilgili olan maddeler tartışılmaksızın, sadece “Acaba Türk Ceza Yasası’na zina meselesini koyalım mı koymayalım mı”, “Acaba bu konuda hukukçular ne diyor, profesörler ne diyor?” tartışması yapılmıştır. Buna rağmen bu kanun öncelikle TBMM alt komisyonuna geldiğinde, 24–25–26 Mayıs 2004 tarihinde, 59. hükümetin başbakanıyla, içişleri bakanıyla, adalet bakanıyla, çalışma ve sosyal güvenlik bakanıyla ayrı ayrı görüşülerek yasanın getirdiği sakıncaların neler olduğu Türkiye Gazeteciler Cemiyeti tarafından rapor olarak sunulmuştur. Bu arada Basın Konseyi tarafından da, bu yasanın tasarı halindeyken getirdikleri ve götürdükleriyle ilgili olmak üzere bir basın açıklaması yapılmış ve kamuoyunun gündemine ayrıca bu kanunun basın yayın fiilleri bakımından tartışılması için çaba gösterilmiştir ama yine gazeteciler, gazeteler, radyolar, televizyonlar, yazılı basın bu anlamdaki haberlere hiçbir biçimde itibar etmemişlerdir. Devamında Meclis çalışmaya başladığı zaman 2 Haziran 2004 tarihinde yaklaşık 462 kuruluş veya 465 kuruluşa tasarı hakkında görüşü sorulmuştur. “28 Haziran 2004 tarihine kadar bu tasarıyla ilgili görüş bildirin” denilmiştir. Bu yaklaşım kesinlikle yanlıştır. 
 
569 madde üzerinde ve Türkiye’nin önemli bir kesimini, Türkiye’nin önümüzdeki yıllarını dikkate alacak ve etkileyecek böyle bir yasanın tartışılabilmesi, görüş bildirilebilmesi için 26 gün içerisinde kimseden görüş beklenmez ve kimsenin görüş vermesi de beklenemez. Buna rağmen yine İstanbul Barosu dâhil olmak üzere, Türkiye Barolar Birliği dâhil olmak üzere, birkaç üniversite dâhil olmak üzere, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti tarafından rapor halinde yeniden görüşler bildirilmiştir. Bu görüşler daha sonra alt komisyon çalışmaları sırasında kısmen dikkate alınmış, kısmen dikkate alınmamıştır. Sonuç olarak bu yasa çıkmıştır. 
Şimdi bu yasa 1 Nisan 2005 tarihinde yürürlüğe girecek. Peki, bizi hangi noktalarda ilgilendirmektedir. Çok basit anlatımıyla yasanın 6. maddesinde bir tanım vardır. 6. maddede yer alan tanıma göre bundan böyle TCY’da geçecek basın yayın tanımından ne anlaşılması gerektiği bu kanun 6. maddesinin g bendinde açıklanmaktadır. Ve yapılmış olan açıklama göre “Her türlü yazılı, görsel, işitsel ve elektronik kitle iletişim araçları ila yapılan yayınlar” denilince babın yayın yolu ile anlaşılması gereklidir. Kısacası, gazeteleri, radyoları, televizyonları, kitle iletişim araçları çerçevesinde internet ortamında düzenlenmiş olan web sayfaları ve yapılan yayınları bundan böyle TCY kapsamaktadır. 
 
5187 sayılı Basın Kanunu yazılı basında yani gazete ve dergilerde çalışan arkadaşlarımızı ilgilendirmektedir. Bu yasa ise hem radyo televizyonlarda çalışan arkadaşlarımızı hem de yazılı basında çalışan arkadaşlarımızı ilgilendirmektedir. Ama yazılı basında çalışanların özel olarak bir 5187 sayılı Basın Kanunu vardır ve şimdi de 5237 sayılı bir TCY olmuştur. 
Acaba bu yasada basın yayın yolu ile deyiminin geçtiği ne kadar madde vardır? Ya da başka türlü söylemek gerekirse, gazetecileri ilgilendiren maddeler acaba hangileridir?
En küçüğünden başlamak gerekirse, doğrudan doğruya karşımıza çıkan ilk suç intihar suçudur. Yani gazetecilerin intihar haberlerini yazarken nelere dikkat etmeleri gerektiği 84. maddede yer almıştır. Mevcut 765 sayılı ya da artık eski yasa dediğimiz TCK’deki intihar yasasında herhangi bir kişiyi cezalandırabilmeniz için intiharın sonucunda ölümün meydana gelmesi koşul sayılıyordu. Yeni düzenlemede bundan böyle intihar sonucunda ölümün meydana gelmesi koşul değildir. 
 
Peki, ne gerekir? 
Yasanın 84. maddesine göre; Bir kişi tarafından (mutlaka gazeteci ya da yayınlanmış bir haber olması şart değil) başkasını intihara azmettirmek veya teşvik etmek, başkasının intihar kararını kuvvetlendirmek ya da başkasının intiharına herhangi bir şekilde yardım etmek, kim ki bu kişi bu anlamda bu fiilleri gerçekleştirirse bunun cezası 2 yıldan 5 yıla kadar hapistir. Eğer intihar gerçekleşirse o kişi için bu ceza 4 yıldan 10 yıla kadar hapistir. 
Buraya kadar gazeteciyi, basın yayın fiillerini doğrudan ilgilendiren herhangi bir düzenleme yoktur. Ama devamında yapılan düzenleme bakımından, sadece 3. fıkrasında; “başkalarını intihara alenen teşvik eden kişi 3 yıldan 8 yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırır” demektedir. Yani bir kişi alenen herhangi bir kişiyi intihara teşvik ederse bu suçtur ve bunun cezası 3 yıldan 8 yıla kadar hapistir. “Eğer bu fiil basın yayın yoluyla işlenirse, kişi 4 yıldan 10 yıla kadar hapisle cezalandırılır.”
Bu fiil kasten işlenmelidir. Yani yazılan haberde, açıkça sizin, herhangi bir kişiyi yaptığınız haberle doğrudan doğruya intihara teşvik etmeniz gerekir ki, teşvik fiili basın yayın yoluyla gerçekleşirse, gazeteci için 4 yıldan 10 yıla kadar hapis cezası vardır. 
 
Biraz önce sözünü etmiş olduğum 5187 sayılı yasanın 20. maddesinde de intihar suçu düzenlenmektedir. 5187 sayılı yasanın 20. maddesinde yer alan intiharla ilgili olan düzenlemede iki unsur vardır. Bunlardan birisi okuyucuyu tesir altında bırakan intihar haberidir. Bir diğer unsur ise haber sınırlarını aşması koşuludur. Yani herhangi bir intihar haberi, eğer, yazılı basın ve basın kanunu hükümlerine göre cezalandırılacaksa iki unsur önemlidir. Bir: Okuyucu tesir altında kalmalıdır. İki: İntihar haberinde, “haber sınırını aşma” koşulu aranmaktadır. 
Ceza Kanunu’ndaki teşvik fiili yerine “haber sınırını aşma” kavramının Basın Yasası’nda kullanılmış olması daha doğrudur, ayrıca, “okuyucuyu tesir altında bırakmak” kavramı yazılı basın anlamında daha doğru kavramlardır. Gazeteci bu kavramlardan hareketle yayınlanmış olan haberin, haber sınırlarını aşmadığını, haber olarak verildiğini, Basın Yasası’nın 20. maddesindeki intihar suçunu okuduğunda herkes gibi daha kolay anlayabilmektedir. Ama teşvik dediğiniz andan itibaren, bu unsurlardan ayrı bir nitelik taşıdığından, haberinizin teşvik şemsiyesi altında değerlendirilmesi halinde alınacak olan ceza 4 yıldan 10 yıla kadar hapis cezası olarak karşımıza çıkmaktadır. 
 
Türk Ceza Yasası’nın 124. maddesindeki diğer bir suç ise “haberleşmenin engellenmesi!”dir. Hiçbir şekilde gazetecilikle ilgili değildir. Basın yayın fiilleriyle ilgili değildir ama basın yayın organlarının yayınının hukuka aykırı bir biçimde engellenmesi cezalandırılmaktadır. Bu suç sayılmaktadır. Bir anlamda belki de bu yasanın “Haberleşmenin engellenmesi” başlığı altında, bir gazetenin dağıtımının engellenmesi, yırtılması ya da alenen tahrip edilmesi gibi kavramlar haberleşmenin engellenmesi başlığı altında düzenlenmiş olan 124. maddedeki cezalandırma fiilidir. Üçüncü kişilerin sorumlu tutulmasını gerekli kılan bir düzenlenmesidir. 
Ve muhtemelen en sık başınızın derde gireceği konu “Hakaret” suçudur. TCY’nin 125. maddesinde “Hakaret” suçu düzenlenmektedir. “Birinci kural: Hiç kimse hiç kimseye hakaret edemez. En önemli kural: Gazeteciler yazmış oldukları haberlerle gazeteciler yazmış oldukları haberlerle hiç kimseye hakaret etmeyi amaçlamamalıdırlar.” Basit bir biçimde söylenen bu cümlelere baktığınız zaman meslek ilkesi olarak da kabul edilen bu kavramdan hareketle, bu kez eski TCK yerine konulan yeni 125. maddeyi okuduğunuzda gerçekten “bir kimsenin onur, şeref, saygınlığını rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil” demektedir. Veya “olgu isnat eden” demektedir. Ya da “yakıştırmalarda bulunmak veya sövmek suretiyle” demektedir. 
Eskiden “sövme” ve “hakaret” birbirinden farklı kavramlardı. Sövme suçu ayrıydı, hakaret suçu ayrıydı. Şimdi “Şerefe karşı suçlar” bölümünde tek bir başlık altında yer alan “hakaret” suçunun oluşabilmesi için o kişinin onur, şeref ve saygınlığına her hangi bir şekilde somut bir fiil isnadı aranmaktadır. Bu fiil isnadı eski TCK’da açıkça bir suç atma olarak gösterilmiştir ve değerlendirilmiştir. Eski sistemdeki suç atma daha açıktır. Karşılığı suç olması gerekmektedir. Ama devamında “bir kimseye bir olgu isnadı” aranmaktadır. Olgu isnadı kavramıyla beraber yakıştırmada bulunmak kavramını yan yana getirdiğiniz zaman acaba neler hakarete girer, ne kullanılırsa hakaret olmaz gibi bir soru sorulduğunda açıkça ben size, neleri kullanırsanız hakaret olabileceği konusunda örnekler vermek istiyorum. 
 
Örneğin, eğer derseniz ki, somut bir fiil, bir olgu isnat etmek ya da yakıştırmalarda bulunmak; Bir kimseye, serseri, alçak, hayvan derseniz, herhangi bir kişiye hırsız, rüşvetçi, sahtekâr, fahişe gibi yakıştırmalarda bulunursanız veya bir kişiye yakıştırma anlamında kör, şaşı, topal, kambur, kel derseniz, bunlar bundan sonra şerefe karşı işlenmiş suçlar bölümünde hakaret olarak değerlendirilecektir. Hangisini istiyorsanız, onu seçebilirsiniz. Hakaret suçunun oluşması anlamında, kele kel, köre kör ya da bu anlamdaki bazı yakıştırmalarda bulunmak hakaret fiili anlamında kişinin dünya görüşüne, olayın oluş biçimine göre bundan böyle cezası üç aydan 2 yıla kadar hapis ve adli para cezası olacaktır. 
Bunu basın yayın yoluyla gerçekleştirecek olursanız, bu anlamda da ağırlaştırılması suretiyle üçte bir oranında artırılacağından dolayı, gazeteciler için hakaret suçunun cezası bundan böyle 3 ay ile 4,5 yıl arasında değişecek olan hapis cezasıdır. 
Basın Yasası’nda mevcut para cezası hapse çevrilemez kavramı TCY’da bundan böyle yoktur. 
Daha hoş bir bilgi vereyim; Kamu görevi yapan, kurul halinde çalışan kurullardan, örneğin SPK, örneğin BDDK, bir kamu görevlisine, bu kurulun üyesi olması koşuluyla, görevinden dolayı eleştirdiğinizde, o üye, eleştirinin hakaret olduğu yolunda hakkınızda şikâyet dilekçesi verir ise, siz kurulun tümüne hakaret etmiş kabul edilirsiniz. Siz Bakanlar Kurulu üyelerinden birini görevinden dolayı eleştirdiğinizde, şikâyet halinde, tüm Bakanlar Kurulu’na hakaret etmiş sayılırsınız. Bakanlar Kurulu’nun başkanı hakkında eleştiride bulunduğunuzu zannederken, ona yakıştırmalarda bulunmanızdan dolayı Bakanlar Kurulu başkanı olan Başbakan’a hakaret ettiğiniz iddiasıyla bir davayla karşılaşırsanız, bu kez tüm Bakanlar Kurulu üyelerine hakaret etmiş sayılacaksınız. Dolayısıyla hakaretin ağırlaştırılan ya da basın yayınla ilgili olan bölümü budur. 
 
Diyeceksiniz ki, “Öyle bir yazarız ki, kime olduğu alenen belirtilmediği halde kime olduğu belli olur” Yani “ima ederiz” Ama bir savcı soruşturmasıyla, bir iddianameyle karşı karşıya kaldığınızda “adını açıkça yazmamış olmanızdan dolayı” kurtulacağınızı düşünebilirsiniz. Ama bu düşünceniz sizin, 126. maddedeki “mağdurun belirlenmesi” anlamında hakaret suçunun işlenmesi bakımından “isim açıkça belirtilmemiş veya isnat üstü kapalı olarak yapılmış olsa bile, eğer niteliğinde, mağdurun şahsına yöneltilmiş olduğuna dair duraksanmayacak bir durum varsa, hem ismi belirtilmiş hem de hakaret suçu açıklanmış sayılır” diye düzenleme gelmiştir. 
Eski TCK’da vardı. Bu isnatla ilgili olmak üzere “imayla dahi yapılmış olsa” deniyordu. 126. maddede çok daha açık bir hale getirilmiştir. Yani ima ya da isim saklama sizi kurtarmıyor. Dolayısıyla bu madde de gazeteciler için yaratılan tehlikeli alanlardan biridir. 
“Kişinin hatırasına hakaret” suçu TCY’nın 130. maddesinde düzenlenmiştir. Yani birisinin ölümünden sonra da onun hatırasına hakaret ayrıca suç sayılmıştır. Bu madde eskiden basın yayın yoluyla işlenmesi halinde üçte bir oranında artırılması öneriliyordu. Ama Meclis’teki görüşmeler sırasında, 16.09.2004 tarihinde oturumlarda verilen önergelerle basın özgürlüğünün korunması için, basın yayın yoluyla getirilen artırmanın madde metninden çıkarılması önerildi ve basın özgürlüğünün sağlanabilmesi için basın yayın yoluyla işlenen bu suça artırım bu maddeden kaldırıldı. 
 
“Haberleşmenin gizliliğini ihlal”, “Kişiler arasındaki konuşmaların dinlenmesi ve kayda alınması” ve hemen arkasından gelen “Özel hayatın gizliliğini ihlal” suçlarına geçersek. Bu üç maddeyi özellikle birlikte söyledim. 
“Haberleşmenin gizliliğini ihlal” suçu ne demektir. Bu şudur; Siz iki kişi arasındaki haberleşmenin içeriğini yayınlarsanız bu suçu işlemiş olursunuz. Bu birincisi ve cezası altı aydan iki yıla kadar hapis, ayrıca para cezası. Eğer gizliliğini ihlal ettiğiniz haberleşmeyi kaydederseniz, bunun cezası 1 yıldan 3 yıla kadar hapistir. Devamında ise, haberleşmenin içeriğini hukuka aykırı biçimde ifşa ederseniz, bunun da cezası 1 yıldan 3 yıla kadar hapistir. 
Ayrıca bizzat sizinle yapılan haberleşmenin içeriğini, diğer tarafın rızası olmaksızın, alenen ifşa ederseniz, altı aydan 2 yıla kadar hapis ve adli para cezası vardır. Buraya kadar kişiler tarafından işlenen bu suçun basın yayın yoluyla işlenmesi konusunda herhangi bir düzenleme yoktur. 
Dördüncü fıkrada “kişiler arasındaki haberleşme içeriğinin basın yayın yoluyla yayınlanması halinde, ceza yarı oranında artırılacaktır” deniyor. Gazetecileri ilgilendiren asıl nokta da burasıdır. Şayet böyle bir yayın yaparsanız, yapmış olduğunuz yayınla, bir: kişiler arasındaki haberleşmenin gizliliğini ihlal etmiş olursunuz, iki: kişiler arasındaki haberleşmeyi kaydettiğiniz ortaya çıkar, üç: ifşa etmeniz ortaya çıkar. Dolayısıyla 132. madde gazeteci tarafından ele alınırsa, bir gazeteciye bu maddeden verilecek olan ceza yarı oranında artırılacaktır. 
Herhangi bir kişiye haber için telefon açıp kayıt yaptığınız söylemeniz, kaydı yayınlamak üzere yaptığınızı söylemeniz gerekmektedir. Üstelik karşı tarafın rızasının da kayıtta açıkça yer alması gerekmektedir. Aksi takdirde yayın, haberleşmenin gizliliğini ihlal suçunu oluşturacaktır. 
Bu da yetmedi, “kişiler arasındaki konuşmaların dinlenmesi ve kayda alınması” ayrıca suç olarak düzenlendi. Bu düzenleme kişiler arasındaki aleni olmayan konuşmaların dinlenmesi ve kayda alınmasını kapsar. Aleni olmayan konuşma nedir? Üçüncü bir kişinin duyması mümkün olmayan, dinlenmesi ya da ulaşılması mümkün olmayan konuşmalar aleni olmayan konuşmalardır. 
Buna karşılık katıldığı aleni olmayan bir söyleşiyi, diğer konuşanların rızası olmadan kayıt alma cihazı ile kayda alan kişi altı aya kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Ki yayınlanması halinde verilecek 1/3 oranında artırılacaktır. 
 
Kişilerin rızasının alınması kavramı bu suç bakımından çok açıktır. Yani, iki kişi arasındaki konuşmanın dinlenmesi ve kayda alınması bakımından, bir kişinin rızası yeterli değildir, her iki tarafın da rızasının alınması gerekmektedir. Bu madde kapsamında yapılan düzenlemeye göre de, 132’den sonra gelen 133. madde, 132’yi yeterli görmediğinden dolayı düzenleme yapılmış ve bu düzenleme de 133. madde olarak kanunda yer almıştır. 
Eski yasada bu, “katıldığı bir söyleşiyi” biçimindeydi ancak denildi ki, “bir panel, sempozyum ya da başka bir etkinlik de söyleşi olarak değerlendirildiğinde, gazeteci görevini yapamaz hale gelir. O nedenle hiç olmazsa bu söyleşi kavramını aleni olan ve aleni olmayan biçiminde ayırmak gerek.” Ve bu Meclis’te verilmiş olan önergelerle değişti, ama yine de her iki maddeyi birlikte düşündüğünüz zaman telefon kaydı yapılması, kaydedilen telefon konuşmalarının rıza alınmadan yayınlanması, aleni olmayan bir kişinin aleni olmayan bir söyleşide, bir kişinin sözünün kaydedilmesi ve ifşası suç haline gelmiştir. Açıkça rıza aranacaktır, açıkça dinlenilen kişilerin her iki tarafının da rızası alınacaktır. 
Bu iki maddenin getirdiği sorun, Türkiye’deki dinleme vakalarında karşılaşılan sorundan kaynaklanmaktadır. Bu dinlemeden kaynaklanan ses bantlarının ya da kayıtların biraz şantaj aracı olarak kullanılmasından kaynaklanmaktadır. Bunların hepsi kişilik haklarının korunması adına getirilirken, basın yayın fiillerini hiç ihmal etmediklerinden, asla ihmal etmek istemediklerinden dolayı, ağırlaştırılmış haliyle ve sınırları belli olmayan şekliyle buraya yerleştirilmiştir.
 
Dolayısıyla size bir anlamda sesini kaydettiren rızası vermez ise yayın yapabilme olanağı daha asgari sınırlara çekilmiş bulunmaktadır. Herhangi bir suçun izlenmesi, önemli bir haber konusunda yapılan araştırma kapsamında yapılmış olan kayıtlar, bu kayıtlardan kaynaklanan, halkı doğrudan doğruya ilgilendiren bir rüşvet yolsuzluk olayı, bu yolsuzluk olayının gazetecinin çabasıyla ortaya çıkarılarak yayın yapılmasına geçildiği sırada, birisine “Yahu, bir yolsuzluk yapmışsınız, müsaade eder misiniz ben yayınlayabilir miyim, rızanız var mı” diye sorulup o rızanın alınması mümkün olmayacağından dolayı, buradaki her iki madde “Özel yaşamın gizliliğini ihlal” maddesiyle birlikte ele alınmalıdır. 
Basın yayın fiilleri açısından bir hayli sıkıntılı bir alan yaratılmaktadır. “Özel hayatın gizliliğini ihlal” 134. maddedir. Basit bir şey söylüyor. “Kişilerin özel hayatını ihlal eden kimse altı aydan iki yıla kadar hapis veya adli para cezasıyla cezalandırılır” denmektedir. “Gizliliğin görüntü veya seslerin kaydı suretiyle ihlal edilmesi halinde ceza bir yıldan aşağı olamaz”
Kişilerin özel hayatına ilişkin g örüntü veya sesleri ifşa ederseniz ne olur? Bunun cezası 1 yıldan 3 yıla kadar hapistir. Suçun basın yayın yoluyla yapılması halinde ceza yarı oranında artırılır. Yani 1,5 yıl ile 4,5 yıl arasında hapis cezası vardın. O halde “haberleşmenin gizliliği” dediğimiz 132, “kişiler arasıdaki konuşmaların dinlenmesi ve kaydedilmesi” dediğimiz 133 ve “Özel hayatın gizliliğin ihlali” dediğimiz 134. maddeler yan yana geldiğinde, sonuçta elde edilmiş olan seslerin kaydı veya yayınlanması görüntülerin kaydı veya yayınlanması açıkça suç olarak değerlendirilmektedir. 
 
Olayın oluş biçimine göre, o özel yaşamın kimin özel yaşamı olduğuna ve o özel yaşamın ihlal edilip edilmeyeceği noktasına göre takdir her olayda değişecektir. Ünlü bir eroin kaçakçısının mesela bir eroin sevkiyatı ile ilgili elde edilmiş gizli görüntüler bundan böyle haber olurken, o kişi giderek özel yaşamından ihlalinden bahsedebileceği gibi, ünlü bir adamın herhangi bir gizli görüntüsünün yayınlanmasında da, 132 olmazsa 133, o da olmazsa 134. madde kapıdadır. Ama şu nokta önemlidir ve unutulmamalıdır. Bu fiillerin suç kabul edilmesi için, bunların tümünün kasten yapılması gerekmektedir. Ve aslına bakılırsa, bu başlık altındaki fiillerin çoğu vakti zamanında çok fazla işlendiğinden dolayı böyle bir düzenleme kaçınılmaz olmuştur. Ama sınırlarının ve tanımlarının yeterince açık olmaması nedeniyle tehlikeli alanlardan biri haline gelmiştir. 
“Nitelikli dolandırıcılık” bundan böyle basın yayın yoluyla yapılması halinde ağırlaştırılmış suç olarak kabul edilecektir. Hiç kimse bana “nitelikli dolandırıcılığın basın yayın yoluyla nasıl yapılacağını” sormasın, sorduğunuz takdirde cevabım hazırdır; Gazetecilik, dergicilik, televizyonculuk, radyoculuk kimlikleri altında kaydedilmiş görüntü ve sesleri şantaj aracı olarak kullanmaya kalkan çok olmuştur ve bunlarla ilgili açılmış sadece 1994 yılında İstanbul DGM’den dört ayrı ceza davası bulunmaktadır. Bunlar gazeteci olduklarını söyleyen, hatta bir kısmının ellerinde sarı basın kartları bile bulunan kişiler tarafından yapılmış fiillerdir. 
Kıldı ki, seçim zamanlarını hatırlayın, birden bire sadece seçim ilanları yayınlamak amacıyla, birkaç haftalığına oluşturulan ve sonra kaybolan ilan gazetelerini de düşünecek olursanız “nitelikli dolandırıcılık” fiilinin gazeteci olmayan ama kendisini gazeteci gibi tanıtan insanlar bakımından olmasında da büyük yarar olduğu kanısındayım. Bu da benim kişisel görüşüm.
“Kamu barışına karşı suçlar”. Ortak bir hüküm var. Sayacağım ve başlığını vereceğim bütün maddelerle ilgili olmak üzere verilecek olan cezalar yarı oranında artırılacaktır; Halk arasında korku ve panik yaratmak amacıyla tehdit (213)”, “Suç işlemeye tahrik (214)”, “Suçu ve suçluyu övme (215)”, “Halkı kin ve düşmanlığa tahrik ve aşağılama (216)”, “^Kanunlara uymamaya tahrik (217)”. Bu suçlardan her hangi birisi basın yayın yoluyla işlendiği taktirde verilecek olan cezalar yarı oranında artırılacaktır. Bu başlık altındaki suçlarla ilgili olmak üzere artırım oranları 2,5 yıldan 7,5 yıla kadar artacak oranlarda suçlar vardır. 
Basın yayın yoluyla işlenmesinin dışında “Suçu ve suçluyu övme başlıklı maddeye bakacak olursanız, işlenmiş olan bir suçu veya işlemiş olduğu suçtan dolayı bir kişi alenen övmek suçtur. Basın yayın yoluyla yapılırsa hapis cezası 2 yıldan 4 yıla kadar çıkabilecektir. 
“halkı kin ve düşmanlığa tahrik ve aşağılama suçu” dediğimiz ve Türkiye’de çok tartışılan 312. maddenin karşılığı olan 216. maddeye göre herhangi bir şekilde basın yayın yoluyla işlenecek olursa, altı aydan 1 yıla kadar olan hapis cezası yarı oranında artırılacaktır.
Önceki düzenlemelerden farklı bir şekilde getirilmiştir. Açık ve yakın tehlike kavramı maddede yer almış olmasına rağmen, maddenin kendi düzenlenme biçimi nedeniyle 1 Nisan 2005 tarihinden itibaren yine sorun olacak nitelikte düzenlemeye sahiptir. 
“Halkı kanunlara uymamaya alenen tahrik etmek”: tahrikin kamu barışını bozmaya elverişli olması halinde altı aydan iki yıla kadar hapis cezası, basın yayın yoluyla işlenmesi halinde 9 aydan 4 yıla kadar çıkabilecektir. Birden bire hiç belli olmayan veya daha çok gazetecilerle ilgili olmadığı düşünüldüğünden dolayı çok fazla üzerinde durulmayan maddeler, umarım böyle olmaz ama, kişisel fikrim, “kanunlara uymamaya tahrik” başlığı altında düzenlenen 217. madde ile “Suçu ve suçluyu övme” dediğimiz 216. maddeden dolayı özellikle bir hayli başımızın ağrıyacağı görüşündeyim. 
 
Bu maddelerle ilgili olmak üzere ortak bir başka kanundan bilgi vereyim. 4422 sayılı kanun dediğimiz Organize Suç Örgütleriyle Mücadele Yasası’nı inceleyecek olursanız 10. maddesinde bu anlamdaki soruşturmanın gizliliğini iddia ettiği iddiasıyla, bu basın yayın yoluyla gerçekleşirse, yine gazeteciler “çıkar amaçlı suç örgütlerine yardım ve yataklık etmekten dolayı” yargılanmaktadır , haklarında davalar vardır. 
Aynı şekilde 133. maddede yer alan “Gizliliği ihlal” de bunun benzeri bir düzenlemesidir. Yine aynı şekilde “suçu ve suçluyu övme” bu kanunun dışında yeniden Türk Ceza Yasası’nda getirilmiş olan önemli düzenlemelerden biridir. 
“Suç işlemek amacıyla örgüt kurma ve propaganda suçu”: Terörle mücadele Kanunu’nun 8. maddesi kaldırılmıştır. Kamuoyundaki yaygın deyişi ile “bölücülük” suçu artık suç değildir. Bu anlamdaki düzenleme kaldırıldığından dolayı, suç işlemek amacıyla örgüt kurma veya propagandası yeniden Türk Ceza Yasası ile geri gelmiştir. İlginç iki tane fıkrası vardır. Kuşkusuz gazetecilerin “örgüt kurma” suçu ile karşı karşıya olması çok ender ve zayıf bir olasılıktır. Ama 7. maddeye baktığınız zaman “örgüt içindeki hiyerarşik yapıya dahil olmamakla birlikte, örgüte bilerek ve isteyerek yardım eden kişi örgüt üyesi olarak cezalandırılır” denmektedir. Herhangi bir kişi olarak düşünün, basın yayın fiili olarak düşünmeyin. Ama yayınlamış olduğu haberden dolayı örgüt içerisindeki hiyeyrarşik yapıya dahil olmamakla birlikte, örgüte bilerek ve isteyerek yardım ettiğinizden dolayı yayınlamış olduğunuz haberlere bakarak bir ceza davasıyla karşı karşıya kalabilirsiniz. 
 
Anımsarsanız, Terörle Mücadele Kanunu’nun 8. maddesi bölücülük propagandasının basın yayın yoluyla yapılmasını yasaklıyor. Orada bir madde vardı 1996 senesinde kabul edildi, yani Terörle Mücadele Kanunu’nun 8. maddesine bu anlamda propaganda suç olarak girdi, devamında 8. maddenin sonuna bir madde daha eklendi ve dendi ki “Bu radyo ve televizyonlar aracılığı ile yapılacak olursa, o zaman bu suç işlenmiş ve kesinleşmiş olursa, TV ve radyonun da kapatılması” konusunda bir düzenleme vardı. 
Ben o zaman “İnşallah bir televizyon kapatılır da, bunun farkına varırlar” diye çok dua ettim ama bir türlü o maddeden dolayı herhangi bir radyo ya da televizyon kapatılmadı. Fakat 8. maddenin suç olmaktan çıkartılmasından sonra bu kez örgüt anlamında cezalandırmak ve değerlendirmek için Terörle Mücadele Kanunu’nun 7. maddesi kullanılmaya başlandı. Yetmedi, 169. madde kullanılmaya başlandı. Kaba terimiyle yardım ve yataklıktı. İşte benzeri bir düzenleme 169. maddede de vardı, bu düzenleme 169. maddeden çıkarıldı ama TCY’nın 220. maddesinde yer alan “suç işlemek amacıyla örgüt kurma” suçunun 7. fıkrasına benzeri bir şekilde yeniden geldi oturdu. 
 
Hiçbir şey olmayabilir, hiç bir dava açılmayabilir ve beş yıl boyunca bu madde yürürlükte kaldığı sürece hiçbir biçimde bu madde ile karşılaşılmayabilir. Ama anımsayın, bundan böyle, bir gün, yapmış olduğunuz haberden dolayı örgüte yardım ve yataklıktan suçlanabilir ve bu suçtan yargılanacak konuma gelebilirsiniz. Sadece Türkiye’deki gazeteciler için değil, normal kişiler için bile tehlikeli nitelikte bir maddedir. Temel hak ve özgürlükleri kısıtlayan bir maddedir. Aynı maddenin 8. fıkrasında “örgütün veya amacının propagandasını yapan kişi 1 yıldan 3 yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır” denilmiştir. Bu suçun basın yayın yoluyla işlenmesi halinde verilecek ceza, yarı oranında artırılacaktır. 
Düzenlemeye göre 226. madde. Mutlaka gazete ve dergi çıkaracak değilsiniz ya bazen kitap da basabilirsiniz. “Genel ahlaka karşı suçlar” başlığını taşımaktadır. “Müstehcenlik” suçunu düzenlemektedir. Madde uzun bir madde, çocukları korumak için düzenlenmiş olan önemli hükümleri var, bunlar bizim konumuz dışında ama “müstehcen” demekle yetinilmiştir. Bu maddede hiçbir şekilde müstehcen nedir ya da ne değildir sorusunun yanıtı yoktur. Başlığı “Müstehcenlik”tir ve sadece müstehcen diye tanım yapılmaktadır. Bu kime ve hangi olguya göre değişecek idiyse, 226. madde de o kişiye savcıya veya hakime göre değişecektir. Bu madde hükümlerinin “bilimsel eserlerde, sanatsal eserlerde, edebi değeri olan eserler hakkında uygulanmaz” denilmektedir. Bununla ilgili olmak üzere uygulamayı gerçekleştirebilmeniz için “Muzır Kurulu” dediğimiz kurula kaldırmak konumundasınız. 
Çünkü 1117 sayılı Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kanunu’na göre oluşturulmuş olan ve resmi bilirkişilik yapan Muzır Kurulu’nda bir eserin bilimsel, sanatsal ya da edebi olup olmadığını belirleyebilecek nitelikte hiç kimse yoktur. Ayrıca bu kurulda halkın ar veya haya duygularını veya çocukların cinsel istismara uğradığını tespit noktasında da bir kişi yoktur. Ama buna karşılık Milli Eğitim Bakanlığından, İçişleri Bakanlığından, Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan ve hatta yanılmıyorsam Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nden üyeler bulunmaktadır. Bundan böyle bu kurul “müstehcenlik” kavramı konusunda rapor vermeye başlayabilir. 
 
Eskiden TCK’nın 426. maddesindeki düzenlemeye göre, hiç olmazsa, kötü olmasına rağmen “halkın ar ve haya duygularını inciten veya rahatsız eden” denilmekteydi, onun üzerine bir tartışma yapmak mümkündü. Ama bundan böyle sadece “müstehcen” denildiği için bu tanımı nasıl yaparsanız yapın bir diğer kişiye göre değişebilme özelliği bulunacaktır. Bu madde bu özellikleri nedeniyle basın yayın fiilleri bakımından sorun çıkaracaktır. 
Fiyatları etkileyemezsiniz. Besin değerlerini etkileyemezsiniz. Malların değerlerinin ve fiyatlarının artıp eksilmesine neden olacak yayın yapamazsınız. Eskiden de TCK’da vardı yine var. Bu kez işçi ücretlerinin veya besin değerlerinin veya malların fiyatlarının artıp eksilmesi sonucu doğurabilecek şekilde, buna sebep olabilecek şekilde ve bu maksatla, yetmiyor, yalan haber veya havadis yayacaksınız. Eğer bunu gerçekleştirirseniz, Türkiye’deki asgari ücretinin az olduğunu, ya da Türkiye’deki tavuk fiyatlarının artıp eksilmesine sebep olabilecek bir yayın yapmanız halinde, bu maddeden yargılanabilirsiniz. Özellikle ekonomi haberlerinde borsa endeksleriyle oynadığınız iddiasıyla karşı karşıya kalabilirsiniz. 
Aynı düzenleme SPK ile ilgili olan kanunun 47. maddesinde ona özgü olarak düzenlenmiştir. Burada yalan haberden kaynaklanan borsa değerlerinin artıp eksilmesine neden olabilecek nitelikteki düzenleme denmektedir. İki kanunda da yalan haber kavramı vardır. Biri YCK’nın 237. maddesidir, öteki SPK Kanunundaki borsa değerlerinin etkilenmesiyle ilgili olan kavramdır. Ama hiçbir şekilde “yalan haber kavramının” ne olduğuyla ilgili bir tanıma kanunlarda rastlayamazsınız. 
 
Bundan böyle gazete ilanlarından bazı meslektaşlarınızın, gazetelerin, radyoların ya da televizyonların iftiracı olduklarını öğreneceksiniz. Bazı ilanlar yayınlanacak. Eğer herhangi bir gazeteci basın yayın yoluyla işlenen fiillerden dolayı hakkında iftira suçundan dolayı hüküm giyerse, bunlar ayrıca yargıcın vereceği karara göre eşdeğer bir gazetede yayınlanacak. Mahkum olan gazeteci ise o ilandan doğan bedeli de ondan tahsil edilecek. 
Peki o zaman bu iftira suçu nedir? Eskiden iftira suçu TCK’daki düzenlemeye göre Adliye’ye verilen bir şikayet dilekçesi, veya öyle bir yere şikayet dilekçesi vereceksiniz ki o kurum o dilekçeyi Adliye’ye göndermek zorunda kalacak. Düzenleme böyleydi, şimdi bu terk edildi. Açıkça “yetkili makamlara” diye başlıyor. Muhtarlık belki yetkili bir makamdır, ya da kaymakamlık bundan böyle yetkili bir makamdır, bakanlık yetkili bir makamdır. Yetkili makamın ne olduğu gerekçede yazılı değil. 
“Yetkili makamlara ihbar veya şikayette bulunarak ya da basın yayın yoluyla” denilmiştir. Basın yayın yoluyla yetkili makamların dikkatini çeken, şikayette bulunan bir yayın yaptığınızda, şikayet ettiğiniz kişi hakkında kovuşturma ya da soruşturma başlatılmasını, ya da idari bir yaptırım uygulanmasını sağlamak için açıkça kast olacak. Ve bir kimseye hukuka aykırı bir fiil isnat edecek, işlemediği bir suçu “suç atma” amacıyla isnat edeceksiniz. Ya da siz yayınlamış olduğunuz haberlerle maddi eser ve delilleri uydurarak iftirada bulunacaksınız. Bugüne kadar normal bir vatandaş için iftira suçu ne ise bundan böyle gazeteciler de aynı suçlamayla karşı karşıya kalabilecekler.
 
Eskiden yok muydu, vardı. Sadece basın yayın yoluyla diye bir kavram yoktu ama gazeteci olması nedeniyle yayınlanmış olan haberlerde iftira suçunu işlemiş olması halinde yine yargılanabiliyordu, fakat bu kez açıkça basın yayın yoluyla denmiş olmasından dolayı, gerekçede de basının iftira atmasının önüne geçmek amacıyla bu madde yazıldığından dolayı gazetecilerin başladı iftira suçundan dolayı bir hayli derde girebilir. 
Kasıtlı olarak iftira attığınız kişi yakalanıp gözaltına alınırsa, yargılanıp beraat ederse, ve de “bana iftira etti” derse sadece iftira suçundan yargılanmayacaksınız. TCY’nın 109. maddesinde yer alan o kişinin hürriyetini tahdit ettiğinizden dolayı hakkınızda ayrıca dava açılacak. O kişi devlet memuru ise, suç olmayabilir, adliyeye sevk edilmeyebilir, hakkında dava açılmayabilir ama idari bir soruşturmaya muhatap olabilir, yine iftira suçunun işlenmiş olabileceği kabul edilmektedir. Dolayısıyla burada açıkça isnadın hukuka aykırı olduğunu bilerek yapma kastınız aranacaktır. İftira suçuyla ilgili böyle bir tehlike her zaman için vardır ve suçtan !alınan mahkumiyet kararı aynı veya eşdeğerde bir yayın organında ilan olunur ve bedeli suçu işleyenden tahsil edilir” denmektedir. Bu 267. maddede yer almaktadır. 
Bununla ilgili olmak üzere kişi yaptığından pişman olabilir, kendisini yargıç önünde bulduğu vakit, pişmanlığını dile getirebilir. Kişiler için etkin pişmanlık geçerlidir ama 269. maddedeki düzenlemeye göre basın yayın yoluyla yapılırsa geçerli değildir. Gazeteci iftira suçundan dolayı yargılanması sırasında pişmanlık hakkını kullanamaz. Gerekçesine baktık. Denildi ki kişiler arasında geçen iftira suçu adliyede sonuçlanmış bile olsa, basın yayın yoluyla yapılan iftiradan bütün kamuoyu haberdar olur. Bu nedenle etkin pişmanlığı basın yayın yoluyla yapılan suçlar için koymadık denilmektedir. 
Hemen arkasından 285. maddede “gizliliğin ihlali” gelmektedir. Yani dinleme, kaydetme, ifşa etme yetmemiştir. 285. maddede de şöyle bir cümle vardır “Soruşturmanın gizliliğini alenen ihlal eden kişi 1 yıldan 3 yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Ancak soruşturma aşamasında alınan ve kanun hükmü gereğince gizli tutulması gereken kararların ve bunların gereği yapılmış olan işlemlerin gizliliğinin ihlali açısından aleniyetin gerçekleşmesi aranmaz. Teknik bir konu geçiyorum. 
 
“Kanuna göre kapalı yapılması gereken veya kapalı yapılmasına karar verilen duruşmadaki açıklama veya görüntülerin gizliliğini ihlal eden kişi yine yargılanır ve gizlilik ihlalinin gerçekleşmesi açısından da aleniyetin gerçekleşmesi aranmaz” denilmektedir. 
Karşımıza “gizliliğin ihlali” suçunda enteresan bir nokta ve damgalama çıkmaktadır. Kanunu koyucu şöyle diyor; “Soruşturma ve kovuşturma evresinde kişilerin suçlu olarak damgalanmalarını sağlayacak şekilde görüntülerinin yayınlanması halinde altı aydan 2 yıla kadar hapis cezası hükmolunur.” Herhangi bir şekilde bu evrede kişilerin suçlu olarak damgalanmasını sağlarsanız, bu görüntülerin yayınlanması suretiyle altı aydan 2 yıla kadar hapis cezası vardır. 
Kişilerin suçlu olarak damgalanması kavramı da son derece ilginçtir. Bir kişinin yapılan yayınla damgalanıp damgalanmadığının ölçüsü belirsizdir. Kişinin damgalanması bir tek yayınla mı olur yoksa arka arkaya yapılan yayınla mı olur. Bunu sorduğunuz zaman “devam eden bir soruşturma ile ilgili yapılan izi bulundu, yakalanıyor, yakalandı türünden seri haberlerle o kişi henüz yargılanmadan kamuoyu nezdinde suçlu ilan edildiği ve bu nedenle böyle bir maddenin gerekliliği” anlatılıyor. Kaç yayınla damgalama söz konusu olur dendiğinde de “beş yayın yeterlidir” deniyor. Ama o onların görüşü. Yasa koyucu olarak maddeyi bu şekilde düzenlediğiniz andan itibaren, yargıda olayın oluş biçimine göre görüntülerin yayınlanması denildiğine göre belki de haber yazılması yoluyla damgalanmak kabul edilmeyeceğinden, sadece görüntülerin yayınlanmış olması nedeniyle kabul edilebilir ama tartışmalı bir maddedir. Uygulamada neyle karşılaşacağımızı doğrusu henüz bilmiyorum.
Yetmiyor, bakın üç “haberleşmenin gizliliğini ihlal”le devam eden diğer bir madde ise “soruşturma ve kovuşturma işlemleri sırasındaki ses veya görüntüleri yetkisiz olarak kaydeden ve ya nakleden kişi altı aya kadar hapis cezası ile cezalandırılır” deniliyor. Bunun basın yayın fiilleriyle çok alakası olmadığı, veya bunu doğrudan doğruya ilgilendirmediği düşünülebilir. Ama yine tartışmalı bir maddedir. 
 
288. madde “Adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs”. Bu çok güzel bir maddedir. Bu madde Basın Kanunu ile doğrudan ilgilidir. Bu maddeden dolayı biliniz ki başınız çok derde girecektir. Bu maddeden dolayı biliniz ki kendinizi çok savunmak durumunda kalabileceksiniz. “Bir olayla ilgili olarak başlatılan soruşturma veya kovuşturma kesin hükümle sonuçlanıncaya kadar, savcı, hakim, bilirkişi veya tanıkları etki altında bırakacak biçimde sözlü ya da yazılı beyanda bulunan kişi altı aydan 3 yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılır. Bu suçun basın yayın yoluyla işlenmesi halinde verilecek olan ceza yarı oranında artırılır. 
Tren kazasındaki iki bilirkişinin raporlarını yan yana koyarak aralarındaki çelişkiyi öne çıkarabilirsiniz. Ya da olay sonrası müdahaleyi sorgulayabilirsiniz ama bu maddenin düzenleme biçimine baktığınız zaman bu adil yargılamayı etkileme özelliği barındırabilir ve bu suçtan yargılanabilirsiniz. Gerekçesinde göreceksiniz ki bu kişilerle ilgilidir ama adil yargılamayı etkileme ve yargısız infaz basında çok yapıldığı için böyle bir madde konulmuş bir biçimde bir açıklama da bulunmaktadır. “Kapılarını tutanların iktidarına son vermek” amacından söz edilmektedir ama kapıları tutanların kim olduklarını açıklamamışlardır. Ki muhtemelen gazetecileri kastettikleri ve basının birinci güç olmasından duydukları rahatsızlığın bunda büyük etkisi olduğu da düşünülebilir. 
 
Basın Yayası’nda benzer bir düzenleme vardır, o da 19. maddedir. “Hazırlık soruşturmasının başlamasından takipsizlik kararı verilmesine ya da kamu davası açılmasına kadar geçen süre içinde” denilmektedir orada. Soruşturma ile ilgili belgelerin içeriğini yayınlarsanız iki milyar liradan elli milyar liraya kadar para cezası ile cezalandırılıyorsunuz. Yani bundan böyle emniyet ifadesini ele geçirmek, savcılık ifadelerini kullanmak ve bunları haber haline getirdiğiniz zaman bunun cezası iki milyardan elli milyara kadar ağır para cezası olarak düzenlenmiştir. 
159 eskiden vardı yine var 301. madde olarak yer alıyor. Bunlar artık “devlete karşı işlenen suçlar” bölümünde yer almaktadır. Türkiye Cumhuriyeti devletin kurum ve aşağılama suçudur, eski 159’dur. Dördüncü fıkra eklenmiştir: “Eleştiri amaçlı yapılan düşünce açıklamaları suç oluşturmaz” denilmiştir. “Eleştiri amaçlı” olduğunu ifade ettiğinizde zaten beraat kararı alıyordunuz ama gerek olmadığı halde bu madde konulmuş ve doğrudan doğruya yargıya güvensizliğin işareti olarak “yargıçlara yol göstermek için” deniliştir.
“Temel milli yararlara karşı hareket suçu”. “Halkı askerlikten soğutma suçu”, “Devleti savaşı tahrik” ve “Cumhurbaşkanına hakaret” yine bu yasada var olan ve basını ilgilendiren diğer suç türleridir ki diğerleri kadar öncelikli değildir. 


Bize link ver  Bize yorum bildir   | Reklam koşulları
Copyright Tayfun Çavuşoğlu / Site kuruluş tarihi: 25 Şubat 2003
 
Sponsored by http://www.bursa-linux.org